..Suriyeli Minik AyaklaR..

başı taşın üzerindeydi.. papatya suyuyla marine edilmiş, sarıya çalan saçları demir kapının altından yeşil çimenlere doğru sarkıyordu.. uyuyordu.. gözleri öyle dolgun kapanmıştı ki.. çıplak ayaklarının isli altı bile o masumeyetin gölgesinde bembeyaz görünüyordu.. üç, bilemedin dört yaşındaydı.. pembe bir süveter, altında gri bir kazakla, yaz sıcağında, şişli’deki bir evin kapısının taş merdivenine uzanmış yatıyordu.. hemen yanında muhtemelen kardeşi, annesinin kucağında etrafa bakınıp duruyordu.. eli, avucu açıktı annesinin.. suriyeliydi.. yıkılmaya çalışılan rejimlerin, yıkılan çocuklarıydı onlar; şişlide bir taşın üzerinde büyüyorlardı..

Taksime giderken gördüm onu.. içimde ne kadar cam varsa kırıldı. tuz/ buz oldu insanlığım.. tanıdığım bütün şanslı çocuklar gelip geçti aklımın üzerinden.. öyle güzel uyuyordu ki, yeşil demir kapının altındaki taş eşiğin üzerinde.. kirli saçlarını alıp okşasam, kimbilir ne güzel kokacaktı isi pası.. güneşin altında nefesinin taşa buğu yaptığına eminim.. çıplak ayakları ve pembe süveteriyle ana kucağındaki kardeşinin minicik ablasıydı..

aklımı orada bırakıp devam ettim yürümeye.. attığım adımlar, pişmemiş et gibi büyüyordu ağzımda çiğnedikçe.. ürperiyordu insanlığım.. üç yaşında bir çocuk, taş eşikte, dünyanın hangi yöne döndüğünden bile habersiz, öylece uyumak için nasıl bir suç işlemiş olabilirdi ki? peki ya ben? iki lafın üçünde “istanbulun her yeri suriyeli doldu!” diyebilecek kadar nasıl umarsız, nasıl kaygısız, nasıl bu kadar insanlıksız kalabilmişim? iktidara kızıp, faturayı nasıl kesebilmişim diğer insanların suçlarına? o üç yaşındaki çocuk üç yerinden bıçakladı sanki beynimi..

akşam üstü olmuştu aynı yoldan dönmeye başladığımda.. duruyor mudur acaba hala orda diye düşünürken, iki çıplak ayak bir süveter ve sarı saçlı bir minik kıvrılarak geçti bacağımın hemen yanından koşarak.. bugün de güneşin belini bükmüştü anlaşılan savaş çocuğu.. güle oynaya koşuyordu arkasından bir kaç arapça harf.. dünya umrunda değildi.. zaten o da dünyanın umrunda değildi.. gülümsedim.. sevdim.. içimi sardı o güzelim masumiyeti.. annesinin eli, avcu açık.. kucağında meme isteyen bir başka çocuk.. kadının gözlerinde asılmış binlerce umut..

metroya bindim.. en arka vagondayım.. suriyeli bir baba ve iki küçük çocuğu ayakta uyuyorlar.. çocuklardan küçük olanı babasının kolunun altında.. büyük olan babasının bacağına sarılmış.. babası öyle bir öpüyor ki koltuğunun altındaki çocuğu.. kız öyle güzel gülüyor ki babasına.. adamın saçı sakalının içinde.. çocukların elbiseleri kir pas.. baba elindeki poşetten bir küçük su çıkarıp emzirir gibi içiriyor kızına.. içimde kırılacak cam kalmadı.. cam çerçeve yıkılıyor duvarlarım.. taksim durağına geldiğimizde kapitalist bir banknot çıkarıp cebimden uzatıyorum babasına.. göz göze geliyoruz esmer adamın karasal bakışıyla.. hiç bir şey demiyor.. ben de bir şey demiyorum.. avcunun içine alıp başını teşekkür edercesine sallıyor.. iniyorum vagondan.. metro hızla yanımdan geçerken yavaşça bakıyorum metronun içine.. adam gözlerini siliyor.. is akıyor ömrümden..

kapitalist oyunların altında, kızgın dünyada acıyarak, acınarak büyüyor çocuklar.. açlık, sefalet, insansızlık ve insafsızlık içinde.. iktidarın kendince  sahiplenip, istanbul sokaklarına serpiştirdiği minicik çıplak ayaklar.. papatya suyu ile marine edilmiş kıvırcık sarı kahve saçlar.. çocuklarının açlıklarını gören anne ve babalar.. televizyonda bir belgesel var.. bir leopar bir maymunu avlıyor.. ancak maymun öldüğü sırada fark ediyor maymunun tüyü bitmemiş yavrusunu.. sonra kendi patisiyle koruyup büyütüyor yavruyu.. bir leopar avının bebeğini koruyor.. şimdi düşünüyorum da; leopar mı hayvan yoksa biz mi? korkarım, artık hayvan bile olamaz insanoğlundan.. parayla satın aldılar herşeyimizi.. üç beş kuruşa sattık kendi türümüzü.. hala kıyameti bekleyenleredir sözüm.. kıyamet çoktan koptu.. ve hepimiz cehennemdeyiz.. rica etsem, çıkar kokan nefeslerinizle ateşinize biraz daha keskin üfler misiniz?

(0) yorum





..Düşe DüşmeK..

uykusuzsan, susamışsan, yalnızsan bir de..

yüksek bir yerdeysen,

çok da fazla gerek yok derim düşünmene..

bırak kendini vazgeçtiğin her şeyin orta yerine..

düşebileceğin kadar düş düşlerinin dibine..

“uykusuzdan adam olmaz” derdi aynam beni her gördüğünde.. sakalım yüzümü sevmezdi ama  yüzüm aşıktı sakalımdaki beyazlara.. aynam da bunu bilir, ama yerli yersiz dillendirmezdi.. kendimle kuyruğum arasındaki düzlemde eliptik kısır döngüler oluştururdum gündüz vakitlerinde.. işsizlikle güçsüzlüğü bir birine karıştırmadım hiç.. hep işim oldu ama yapmaya gücüm yoktu iş eyleme döküldüğünde.. sesleri sevdim.. kadın sesini.. martı sesini.. kendimden dinliyorsam kendi sesimi sevdim.. banttan duyduğumda hep buruşur çehrem, sessiz kalma haksızlığımı seçerim..

arada sırada seni de sevdim tabii.. iki şehir arasında mesela.. ya da yalnızlık kuyruğunda sıra beklerken.. senin sesini de severdim eskiden, ben telefonda susup sen ahizenle beraber ağlarken.. iç çekişinin bin türlüsünü bilirim ben senin.. diş çürüğünden, memendeki ağrıya kadar, sağaltamadığım binlerce sızının daha sebebidir hayat tecrübesizliğim.. ergenlik kokumsun sen benim.. kil kuytularda, seramik yığınları gibi içimin zeugmasıdır hatıran.. parça parça bölüp, her parçayı yine ait olduğu yere diktiğim.. sen benim eserimsin: tarih boyu kirlenmeyesin diye kemiklerimin altına gömdüğüm..

uykusuzum.. susuzum.. yalnızım üstelik.. cigara’sızım.. karar’sızım.. anlamıyorlar sızılarımı.. anlam’sızım.. işte bu yüzden başladım konuşmaya kendimle.. geçen sabah yine aynamı gördüm odada.. “kendinle konuşmaya başladıysan, yalnızlığın deliliğine gebedir” dedi bana.. çok mantıklı geldi ilk duyduğumda.. sonra ne saçmalıyor bu gene dedim kendi kendime.. lohusalık dönemindeydi çünkü yalnızlığım.. sensizliği emzirirken,  ikinci bir delilik doğuramazdım.. ömrümün ikiz yangını işte.. tek yumurtaya iki sarıyı koyanın aklına şaşayım..

iki satır yazayım dedim.. yine sen düştün kaleme.. ben yüksek bir yerden atlamayı planlıyordum.. aşağıda seni gördüm yine.. “aşağıdakilerden hangisi sevgilindir” diye sordu aynam bana.. bu soru yanlış dedim hayata.. çünkü benim sevdiğim yukarda.. eğildim.. öptüm şeytanı alnından.. “sana bir ben borcum olsun” dedim.. çekildim araftan..

özledim..

sen benim,

sevgili tecrübesizliğim..

(2) yorum





..10 dakikA..

11:03

Şşşş/ İstanbul

İstanbulun şişlenmiş semti.. yağmurtrak bir öğle öncesi.. bulutlar yumurta gibi ayrılmış sarısından. kapının dışında susmak/ açılmak bilmeyen bir telefon sesi duyuyorum.. sanırım yirmi dakikadır aralıksız çalıyor. Arayan kişinin telefona tecavüz ettiğini düşünmeye başladım artık.. telefonun çıkardığı seslere bakarsak, onun da şikayetçi olmadığını düşünüyorum.. yine beynimin içinde halay çeken milli kadın oyunları. Topuklu ayakkabılı bir ses telefonun sesinin altından geçip gidiyor. Sağırıyorum..

Dünyamın sık kullanılanları arasında olan bu ayrıştırmacı konuşmalar bütününe hoş geldiniz. Şimdi kirpiklerinizi bağlayın ve ruhlarınızı dik bir konuma getirin. Benim adım kinyas. Şimdi benden size doğru sürecek olan bir yolculuğa çıkacağız. Uçuş yüksekliğimiz tanıdığımız insanların üstünden atlamaya yetecek kadar olacak. tahmini varış süremiz, sizin kelimelerin katline göstereceğiniz merhametle orantılı kalacak. Tekrar hoş geldiniz..

Good evening ladies and gentlemen.. your captain is speaki….

11:13..

(0) yorum