..Güneşe Pati ÇalmaK..

sokak ortasında bir kaç bilek yürüyor.. yüzlerinde ince kesiler mevcut.. cinnnet kokuyor nefesleri.. yine saadete oruçlu ruhları keton içinde kalmış.. ak sakallı bir kedi caddenin öteki kaldırımında güneşe pati çalıyor.. çarpık dişlerimi ovuşturarak, apartmanın gıcırdayan kapısına eşlik ediyorum.. eşik değerim düşüyor.. daha çabuk sinirleniyorum.. ve sıcak, ketzap gibi damlıyor sırtımdan iç çamaşırımın içine.. seni düşünüyorum.. sensizliğini.. sevimsiz bir acı dikiliyor içime.. hayat tutunduğum dalları hep kesiyor.. çocukluğumdan beri bu böyle..

kasık aralığında bir yabaninin, göz göre terkedilmeye programlı bir sabaha ter içinde başlıyoruz.. nefes nefesi keser adlı oyunumuzda, sesleri duvarların altındaki yerlere yerleştirip, içimizdeki hayvana yardım ve yatakçılık ediyoruz.. görünürde iki kişiyiz.. ama ikimizin de aklı başka sokaklarda.. karşı kaldırımdaki kedi hala güneşe pati çalıyor.. güneş patiyle sıvanmaz diyorum.. dönüp anlamsız anlamsız bakıyor sadece..

gün ağarıyor.. ağlaya ağlaya ağarmaya karar verdi sonunda.. ten kokuyor otel.. can acıyor cam kenarında.. aralık gelse artık diyorum camı aralarken.. koltuk altlarımdan düşler akıyor.. omuzlarımda unutmuşum yine uyurken.. ahh benim çileli, çilek reçelli, çiçekli hayatım.. bu sızısızlık, durusuzluk hep kadınlarım yüzünden.. hayatıma defalarca girip çıkan kadınlar var.. defalarca girip çıktığım her şeyin intikamını alıyorlar.. ak sakalını kaşırken; “terbiyesizliğin lüzumu yok” diyor karşı kaldırımdaki kedi.. patisiyle güneşi tırmıklıyor..

suratsız bir kaç söz.. yüzsüz bir kaç kelime.. yan yana gelince kağıt üzerinde; simli- kafiyeli- nemli bir paragraf oluşturuyorlar.. aralarında noktalama işaretleri toplayıp; bir kooperatif bile kurmuşlar büyükçekmece taraflarında.. metre karesi bin dirhemden satıyorlar virgülün tanesini.. bir cümle noktalamaya kalksan, yıllarca ödeyemezsin yüklemin kredisini.. pisi.. gel pisi pisi.. karşı kaldırımdaki kediii.. pisi pisi pisi.. gel artık, güneşin canını daha fazla acıtma..

hangi sevişmede kalmıştık? hangi sevginin eğeri kalmış sırtımda? peki ya yularım hangi kadının avuçlarında? sabahın bu saatinde kendine bu kadar soru soruyorsa bir insan; iki seçeneği vardır.. ya gece çok fazla cevapla uyumuştur da, soru sormak yeni aklına geliyordur.. ya da soru sormadan uyandığına inanmıyordur..  çalan saatin beynine bir kurşun sıkmamla birlikte karşı kaldırımdaki kedinin irkilmesi bir oldu.. ak sakalını kaldırıp, yüzüme bir kaç saniye baktıktan sonra bir kaç miyav fısıldadı.. sonra kuyruğunu alıp dişlerinin arasına kayboldu sokak ortasında..

ben mi? tahmin ettiğin gibi nöbetçiydim dün gece.. sabaha kadar kan içindeydi elim ağzım kaderim kederim.. uyumadım.. uyutmadım.. birazdan çıkacağım evden.. ve hastaneye gideceğim.. bugün de hastanede nöbetçiyim.. gel pisi pisi pisi..

(0) yorum





..Şeytanın LütfU..

alnımdan buz damlıyor.. parmaklarım tığ içinde.. ince ince örülmüş bir dantel sarkıyor bakışlarımdan.. sessiz soluksuz gerçek dışı bir hayal akıyor beynimden damarlarıma doğru.. gözlüklerimin camını çıkardım.. dünyayı camsız daha çok seviyorum. ve aslında gözlüğümün çerçevesi daha güzel gösteriyor dünyayı.. başım ağrıyor.. aklımın orta yerinde bir kırık mı var yoksa? ama kırık olsa üstüne basamazdım diye düşünüyorum.. yine de rahatlamıyor aklımın derisi.. saç diplerimi tırnak diplerimle tanıştırıp denizin dibine gömmek istiyorum bitsiz her şeyi.. bir ışık yak.. sana sesleniyorum..

kuyruğu olmayıp da anatomisinde kuyruk sokumu olarak adlandırılan bir bölgesi olan tek bir hayvan biliyorum.. karanlık içine fosfor kokan bembeyaz bir ışık atıp kaçmak istiyorum bazen.. bazen göz kamaştıran bir ışığın orta yerine saklanmak.. ve tüm aydınlıklardan kaçmak istiyorum.. sesin kirlenmiş.. yıka da rengi açılsın biraz.. üstün başın erkek içinde kalmış yine.. kim bilir hangi coğrafyada terbiyesiz bir maymun sürüsüyle belgesel çektin.. içimin kanalizasyon çukuru gibisin.. kime diyorum? git sesini yıka gel, öyle otur sofraya..

şiddet.. hiç de dışardan görüldüğü gibi değil aslında.. şiddet güzeldir.. şöyle ağız dolusu bir yumruğu ensesinin dibine indirdin mi hiç sana sen diye hitab eden birine? “ya ölürse?” diye korkmadan ölümüne giriştin mi hiç anılarının orta yerine? kolay kokar kurşun.. çok kolay bulaşır tetiği çeken elin dibine.. is çıktığını görmezsin ama sindiğini bilirsin.. silahın sesi hep daha fazla çıkar tahmin ettiğinden.. en sevdiğim küfürlerden biridir 9 mm.. hem tanı koyar hem tedavi eder nefretini.. sen bilmezsin; psikopatlık: şeytanın bir lütfudur..

alnımdan buz damlıyor.. gün ortası.. sülük gibi yapıştı yine başıma ağrı.. migren tarlasına döndü bakışlarım.. ektiğimi biçmeyi hiç bu kadar istememiştim.. içimde bir enerji olduğundan bahsediyor beni tanımayanlar.. muhtemelen dışımdaki enerjiden memnun kalmayanlar.. yetinemeyenler.. yetisizler.. yeteneksizler.. yeteneksizsinizlerle eğlenen insan devşirmeleri.. dışımdaki enerji size yeter de artar.. içimdeki santralden uzak durun.. yoksa tanrı çekirdeğiniz içinizi yakar..

başım ağrıyor.. silik felsefik akımlar genzimden aşağı akıyor.. konuşmak istemiyorum onları.. saat tam bir fahişe olmuş bugün.. geçmek için para istiyor.. soluk.. soğuk.. donuk.. kuru bir kadın lazım bana.. sanılanın aksine çok iyi ısıtıyorlar, yandıklarında..

karanlık.. sana dokunduğum aynı parmaklarla, aynı araya bir sigara almak istiyorum.. içmeden tütünü koklayacağım.. bakalım hanginiz daha güzel sövecek burun deliklerime.. kafeinsiz bir ölüm istiyorum.. baş ağrısız bir dönüm tarla.. kuş konmaz olsun, biraz da kaya börülcesi.. ve zeytin yağlı bir kadın olsun masamda.. kapasın bayramlık ağzımı.. ve söyleyin o İstanbul’a.. sesini yıkasın gelsin.. öyle otursun sofraya..

(0) yorum





..Suriyeli Minik AyaklaR..

başı taşın üzerindeydi.. papatya suyuyla marine edilmiş, sarıya çalan saçları demir kapının altından yeşil çimenlere doğru sarkıyordu.. uyuyordu.. gözleri öyle dolgun kapanmıştı ki.. çıplak ayaklarının isli altı bile o masumeyetin gölgesinde bembeyaz görünüyordu.. üç, bilemedin dört yaşındaydı.. pembe bir süveter, altında gri bir kazakla, yaz sıcağında, şişli’deki bir evin kapısının taş merdivenine uzanmış yatıyordu.. hemen yanında muhtemelen kardeşi, annesinin kucağında etrafa bakınıp duruyordu.. eli, avucu açıktı annesinin.. suriyeliydi.. yıkılmaya çalışılan rejimlerin, yıkılan çocuklarıydı onlar; şişlide bir taşın üzerinde büyüyorlardı..

Taksime giderken gördüm onu.. içimde ne kadar cam varsa kırıldı. tuz/ buz oldu insanlığım.. tanıdığım bütün şanslı çocuklar gelip geçti aklımın üzerinden.. öyle güzel uyuyordu ki, yeşil demir kapının altındaki taş eşiğin üzerinde.. kirli saçlarını alıp okşasam, kimbilir ne güzel kokacaktı isi pası.. güneşin altında nefesinin taşa buğu yaptığına eminim.. çıplak ayakları ve pembe süveteriyle ana kucağındaki kardeşinin minicik ablasıydı..

aklımı orada bırakıp devam ettim yürümeye.. attığım adımlar, pişmemiş et gibi büyüyordu ağzımda çiğnedikçe.. ürperiyordu insanlığım.. üç yaşında bir çocuk, taş eşikte, dünyanın hangi yöne döndüğünden bile habersiz, öylece uyumak için nasıl bir suç işlemiş olabilirdi ki? peki ya ben? iki lafın üçünde “istanbulun her yeri suriyeli doldu!” diyebilecek kadar nasıl umarsız, nasıl kaygısız, nasıl bu kadar insanlıksız kalabilmişim? iktidara kızıp, faturayı nasıl kesebilmişim diğer insanların suçlarına? o üç yaşındaki çocuk üç yerinden bıçakladı sanki beynimi..

akşam üstü olmuştu aynı yoldan dönmeye başladığımda.. duruyor mudur acaba hala orda diye düşünürken, iki çıplak ayak bir süveter ve sarı saçlı bir minik kıvrılarak geçti bacağımın hemen yanından koşarak.. bugün de güneşin belini bükmüştü anlaşılan savaş çocuğu.. güle oynaya koşuyordu arkasından bir kaç arapça harf.. dünya umrunda değildi.. zaten o da dünyanın umrunda değildi.. gülümsedim.. sevdim.. içimi sardı o güzelim masumiyeti.. annesinin eli, avcu açık.. kucağında meme isteyen bir başka çocuk.. kadının gözlerinde asılmış binlerce umut..

metroya bindim.. en arka vagondayım.. suriyeli bir baba ve iki küçük çocuğu ayakta uyuyorlar.. çocuklardan küçük olanı babasının kolunun altında.. büyük olan babasının bacağına sarılmış.. babası öyle bir öpüyor ki koltuğunun altındaki çocuğu.. kız öyle güzel gülüyor ki babasına.. adamın saçı sakalının içinde.. çocukların elbiseleri kir pas.. baba elindeki poşetten bir küçük su çıkarıp emzirir gibi içiriyor kızına.. içimde kırılacak cam kalmadı.. cam çerçeve yıkılıyor duvarlarım.. taksim durağına geldiğimizde kapitalist bir banknot çıkarıp cebimden uzatıyorum babasına.. göz göze geliyoruz esmer adamın karasal bakışıyla.. hiç bir şey demiyor.. ben de bir şey demiyorum.. avcunun içine alıp başını teşekkür edercesine sallıyor.. iniyorum vagondan.. metro hızla yanımdan geçerken yavaşça bakıyorum metronun içine.. adam gözlerini siliyor.. is akıyor ömrümden..

kapitalist oyunların altında, kızgın dünyada acıyarak, acınarak büyüyor çocuklar.. açlık, sefalet, insansızlık ve insafsızlık içinde.. iktidarın kendince  sahiplenip, istanbul sokaklarına serpiştirdiği minicik çıplak ayaklar.. papatya suyu ile marine edilmiş kıvırcık sarı kahve saçlar.. çocuklarının açlıklarını gören anne ve babalar.. televizyonda bir belgesel var.. bir leopar bir maymunu avlıyor.. ancak maymun öldüğü sırada fark ediyor maymunun tüyü bitmemiş yavrusunu.. sonra kendi patisiyle koruyup büyütüyor yavruyu.. bir leopar avının bebeğini koruyor.. şimdi düşünüyorum da; leopar mı hayvan yoksa biz mi? korkarım, artık hayvan bile olamaz insanoğlundan.. parayla satın aldılar herşeyimizi.. üç beş kuruşa sattık kendi türümüzü.. hala kıyameti bekleyenleredir sözüm.. kıyamet çoktan koptu.. ve hepimiz cehennemdeyiz.. rica etsem, çıkar kokan nefeslerinizle ateşinize biraz daha keskin üfler misiniz?

(0) yorum