..CikleT..

Herkesin izlediği bir yörüngesi vardır. Uyduğu kurallar. Sevdiği yalanlar. Konuştuğu insanlar. Sevdikleri ve sevmedikleri bütünler. Küçük büstler. Büyük yeminler. Herkesin aslında kimseden bir farkı yoktur. Ortak payda denen yaşam çizgisinde işlevi tartışılan organların, benzer duyuların ardışık tekrarlarından ibarettir hayat. Nefes almak gibi. Görmek. Dokunmak. Hissetmek. Koklamak. Tanışıp yetiştirdiğimiz o en meşhur beş duyu. Ama yine de herkes ihanet eder bu ortaklığa. Ve altıncısını arar. Altıncıyı bulan yedinciye koşar. Sayısız duyu bulmak ümidiyle, kendimizi geliştirme yalanı adı altında devinir dururuz. Ama yaşam durmaz. Var olmayan bir dünyada gördüğümüz rüyaları anlatır dururuz falcılara. Ama falcılar durmaz. Durmadan anlam yüklerler anlamsızlıklarımıza. Oysa yaşam anlamsızdır zaten. Yaşamdan çıkartacağınız en büyük anlam, öldüğünüzde her şeyin aslında ne kadar anlamsız olduğudur. İki kere öldüm ben. Kaç hakkım kaldı bilmiyorum. Ama iki kere öldüm. Birinde kadındım, diğer ölümüm erkekti. Karanlıktım. Bir keresinde yasaklanmıştım. Su gibiydim. Ten içinde tuza bulandığımda oldu, bir nehir kenarında yaprakları sürüklediğim de. Bir kere ateşlendim. Herkesin kutsal bir kitabı, sevdiği yalanları, sövdüğü insanları vardır.. benim de vardı. Hepsi öldüğünde anladım, içimize attığımız her şey anlamsızdı. Bu romanda anlatacaklarım, sizin yaşayacaklarınızın karbon kağıdında bıraktığı izlerden oluşmaktadır. Kurşun kaleminizi kulağınızın arkasına asın ve bana eşlik edin. Üçüncü kez ölmek istiyorum bu romanda. Lütfen beni nasıl öldüreceğinizi iyi seçin. Çünkü okuyucu hep öldürmeye çalışır yazarı. Dilerseniz siz yazın, kısık ateşte soğan kavurur gibi ben sizi öldüreyim… ama size tavsiyem, hiçbir zaman dilenmeyin.. ben iki kere öldüm. Ama hiç dilemedim.

Ciklet.. uzakta sizlerle..

(0) yorum





..Yalan DünyA..

loş bir uzun hava seriliyor genzimden, sessizliğime doğru.. aksak bir ritm sarkıyor beynimden, dünyama.. sen bilmezsin, sürgünde olsa da, yağmur yakışıyor aslında Istanbul’a.. bildiğin tüm renkleri unut, sevdiğin her sözü kaldır dudağından.. akışına bırak gözlerini.. sonra bak, nasıl da gelip bulacak beni: uzanmışken bir caminin avlusuna.. yine yağmur kokarken ezan, içki dolu bedenimi yıkayacaklar günün birinde bu taşın sırtında.. ve biliyorum gözlerin gelip bulacak beni..

öleceğiz sevgilim.. sevgimizden önce öleceğiz üstelik.. içimize oturacak yokluk.. ekmek kırıntısı gibi bir burukluk.. kötü hiç bir şey gelmeyecek aklımıza.. sadece dudak kenarında uysal bir kaç anı ve biraz da çocukluk.. ve öyle eminim ki; ikimiz de dalga geçeceğiz ölümle.. koşacağız kabrimize.. sarılacağız toprağa.. öpeceğiz karanlığı doya doya.. neden bilmem.. ikimiz de ısınamadık hayata..

yuvarlak hatların var senin, 360 tane köşesi olan.. üstünde devindiğim kederin, ezip geçtiğin düşlerim, söz kurusu lafların var.. çikolata kokan rüyalar var sonra, vanilyalı sabahlar, karamelize öğleden sonraları, rakı masasında söndürdüğümüz sabahlar.. senin bana rağmen bir yüzün var; kefenim gibi sabun kokan.. her şerde bir hayır var derler; benim şerrimde senin hayratın var.. dokun nabzıma.. dokun da dinsin sızım.. kimsenin olmadığı bir gün gel mezarıma.. gel ki şenlensin toprağım..

belki de dünya dönmüyordur sevgilim.. biz koşuşturuyoruzdur bu anakarada.. belki de güneş batmıyordur, sırtımızı dönüyoruzdur biz ona.. düşünsene, kış geldiğinde nasıl da oynuyorlar saatlerimizle.. her yıl, birer saat nasıl da geri alıyorlar hatıralarımızı.. üstelik resmi gazetede yayınlanıyor bu kepazelik; tıp kı diğer aşşağılık kanunlar gibi.. ve her yaz biraz daha yanmak için bir saat yaklaştırıyorlar bizi geleceğe.. belki de dönmüyordur dünya.. dönen sadece resmi gazetedeki haberler, ölen gençler, unutulan çocuklar, verilen sözler, sövdüğümüz kapitalist yüzlerdir.. kim demiş değişmeyen tek şey değişimin kendisidir diye.. dünya olduğundan beri değişmiş mi doğan, büyüyen, yaşlanan, ölen? değişen tek şey teferruattır sevgilim, değişmeyen hep mevzuattadır.. sen yine de gel mezarıma.. bizim sadık yarimiz, kara topraktır..

ne diyordum sahi ben? bir anda resmi gazete buldum kendimi.. loş bir rengin var senin.. tüm aydınlıklara ilham veren.. yuvarlak hatların var senin.. 360 tane köşesi olan.. ölmek ne garip şey.. insanlar bu kadar hızlı dönerken, suçu değişime atmak ne tuhaf şey.. yaşamak ne ilginç bir olay.. nefes alıp vermek ne kadar mucizevi.. düşünsene 80 yıl boyunca alıp verdiğin nefesi, bir gün genzinde yontacak tanrı.. ne demiş Neşat Baba:

sen ağladın canım..

ben ise yandım..

dünyayı gönlümce olacak sandım..

boş yere aldandım..

boş yere kandım..

rengi gönlümde,

solan dünyada..

öldüm ben sevgilim.. kefenime sığamadım.. üşüyor ayaklarım.. kimse yokken gel sen.. avcunu sür toprağıma.. de ki: “ulan adam, seni ne sevdim..” inlesin toprak.. yağsın yağmur.. sen bilmezsin, yağmurun ana vatanı Van’dır.. inlesin kemiklerim.. sen bilmezsin, bedenim; iliğine kadar sana aşıktır..

(1) yorum





..18. KaT..

sigaramı badem reçeline batırıp, terden yapış yapış olan dudaklarımın arasına alıp markasını dilimle kontrol ettim. filtreli şeylerden nefret ederim. saflığını bozuyor sağlıksızlığımın. ağzımın içine düşmeli tütün. düşmeli ki badem reçeli damağımdaki yarayı sağaltabilsin.

beynimin içinde bir masa var. mdf’den yapılmış. siyah. ayakları, atımın ayağındaki beyaz gibi alacalı; metal travmalı. masanın üzerinde bir sürü eksik not var. hiç biri benim değil. ama eksik olduklarını bilmeme yetecek kadar tanıdığım birinin. sigara külü var masanın her yerinde. bir köşede temizlenmeye çalışılmış, külün kanı dökülmüş sanki oraya. iz yapmış. 8 bilgisayar, 7 fare var. farelerden biri kaçmış, kurtulmuş, ya da öldürülmüş olabilir. beynimin içinde bir masa var. sandalye yok. hiç yok. kalmamış. on’dan sonra sandalyeleri topluyorum beynimdeki masadan. konsept değişiyor çünkü o’ndan sonra. içki şişeleri var; içinde kadın resimleri olan. anahtarlar var; kilitli hiç bir kapıyı açamayan. kilitleyebiliyor ama açamıyorlar. insanlar gibi anahtarlarım var. sorun yaratıyor ama yarattıkları sorunu çözemiyorlar. badem reçeli var bir de. masanın altından yere akıp biriken. yapış yapış. uhu’tulmuş kokularım var masanın altında. tuhaf.

esneyen bir kadın kadar çıplak söylediklerim. beynim, dünyanın uydusu gibi sanki. 28 günde bir kuşatıyorum kendimi. masanın üzerinde açık bırakılmış bir televizyon var. sevimsiz boğuklukta konuşan dizi film oyuncularının kısık sesleri resmen yankılanıyor sigara dumanında. kapana sıkışmış bir fare gibi tavanda can çekişiyorum. peynir aşkıyla sıkıştırdım kuyruğumu 1 + 1 yalnızlığına. bir oda, bir salon, bir masa, bir ben, bir ben daha.. gördün mü bak, buraya kadar dayanabiliyormuş beynim; iki nokta koymamaya..

sıcacık viskiyi kocaman bir yudumla indirdim mideme. buz parçaları çok mutluydular oldukları kabın içinde. ayırmak istemedim onları. şişeye dayayıp badem reçelli dudağımı, beynimin içine gidecek şekilde çektim koca bir yudumu genzimden yukarı doğru. henüz küfretmemiş olmam tamamen bir mucize. birisi bir öfke getirip koymuş masanın üzerine. markette satılan öfkeler gibi değil. organik bu. memleketinden, öfkenin en meşhur olduğu yerden getirtilmiş. yurt dışından. dünya içinden. beynimin içine eden bir gıcırtı var. işte hepsi bu ithal öfke yüzünden.

faresi kaçan bilgisayarın klavyesini görmeni isterdim. kaşarlanmış tüm tuşları sıfır kilometre birer bakire gibiydi. ekranın rengi bile değişmişti. viski kokuyordu pili. titriyordu. o kadar sıcaktı ki buğulanmıştı masadaki yeri. kaçan fareyi bulup, vurması gerekiyordu. teknolojinin töresi böyleydi. sen hiç teknoloji cinayeti gördün mü? görmediysen izlemelisin, birazdan akıllı bir telefonu öldürecek masamdakilerden biri.

sevişmemiz gerek. halimi görüyorsun işte. ağzımdaki sigarayla birlikte düşüyorum 18. kattaki ultra lüks rezidans dairemizden, her insanı aynı kuvvetle çeken zeminimize.. düşene kadar kaç nefes çekebilirim dersin tütünümden? söylesene, sigara öldürür mü gerçekten?

beynimin içinde siyah, mdf bir masa var. sandalyesi yok. 4 kişiyim. akıllı bir telefon öldürdüm. kimin getirdiğini bilmediğim; paketlenmiş, orjinal bir öfke gördüm. kan kadar sıcak bir şişe viskiyi genzime döktüm. kaçan farenin kuyruğunu tavanda söndürdüm. mümkün olduğunca küfür etmedim. seni üzecek bir şey söylemedim. ama endişelenmeni istedim. endişelenip gelmeni bekledim. zeminde buluşalım. erken gelen, cinayeti üstlensin.

unutmadan söyleyeyim; ecel diye bir şey yok.. her ölüm intihardır.. her doğum, intihara teşebbüs..

sevişmemiz gerek.

(0) yorum