..Newal -1..
Burası ülkemin doğusu.. kışların soğuk ve yağışlı, yazların sıcak ve kurak olduğu iklime ait bir kent.. buralı olmayanların buraya yolu düşmez.. ya “mecburi“dir ziyaretleri, ya bir suç ya da iktidar karşıtı bir düşüncenin bedelidir buraya gelmek.. buraya gelinmez, buraya gelenler ankaradan gönderilir.. bende ilk kez öyle gönderilmiştim..
adım Vahit.. 24 yaşında sol görüşlü, aydın, çalışkan, girişimci ruhlu bir öğretmendim.. daha adam akıllı çıkmayan bıyıklarımı üst dudağımın üzerine doğru tarar, favorilerimi uzatırdım.. siyah kaplı kitaplar okur, yoldaşlarla mektuplaşırdım.. devrim bir gün mutlaka olacaktı.. ve bizler devrimin aydınlık yüzleri olacaktık.. bir devi uyandıracaktık.. iddalı ve idealisttik.. yeni mezun olmuş bir kaç mutlu, umutlu koministtik..
aşk bizim için vakit kaybıydı.. ama nasıl oluyorsa hepimizin kaybedecek biraz vakti vardı.. sevda kavgaya aitti, ama ödünç alıp sevdiğimiz kızların kalbine taktığımız da ne güzel duruyordu.. sigara parmaklarımıza yapışık yaşardık, çünkü bizler efkarlıydık.. bizlar daha 24ünde yorulmuştuk.. devrim işi zor işti.. eylem fikirlerimizin olimpiyatlarıydı.. faşistti herkes.. kapitalistti devlet adamları.. masondu demirel.. bizler emektardık..
ağrıya geldim.. yaklaşık 25 saat sürmüştü yolculuk.. mezun olur olmaz şark görevini yapmak üzere ağrıdaydım.. nasıl hevesliydim.. kendimi atatürk gibi hissediyordum desem yeridir heralde.. otobüsten iner inmez milli eğitim müdürlüğüne gittim.. beni çok sıcak karşıladılar.. içtiğim en sıcak çayı içtim.. şekeri ağızlarında tutup çayla eritiyorlardı.. “kıtlama” derlermiş buna. bunu öğrendikten sonra görev yerimi sordum.. utana sıkıla tarif ettiler.. bir dağ köyüydü ilk görev yerim.. tepki göstereceğimi sandılar.. “çok iyi!” diyince şaşırdılar.. çok sevinmiştim.. “-hocam oralar pek tekin yerler değildir” dediler, ben tekin yerleri sevmem dedim.. tekin yerlerde herkes çalışır. ben dağ tepe bayır gezmek istiyorum memleketimi diyince.. müdür şaşkınlıkla baktı yüzüme ve hafif bir tebessümle: -siz bu kafayla daha çok dağ tepe bayır gezersiniz hocam dedi.. güldüm.. adamın yüz ifadesini ne zaman hatırlasam hala gülerim..
köye doğru yola çıktım.. küçük kel çocuklarım olacaktı.. türkçeyi öğretecektim onlara.. okuma yazma bileceklerdi.. toplama çıkarma, dört işlem.. ondalıklı sayılara, kesirlere doyacaklardı.. minibüsle köye giderken öyle umutluydum ki.. bir yerden sonra yol yoktu köye.. yürüyerek gidecektik.. sırt çantamı omzuma yüklendiğim gibi, sigaramı içe içe çıktım indim bayırları.. kontroller.. aramalar.. askerler derken.. ve işte karşımda.. Palakçayır..
5 derslikli, bir öğretmen odası olan, bahçesi taşlarla çevrili.. 4 derslik cephanelik olarak kullanılıyor.. öğretmen odası boşaltılmış.. soba yok.. öğrenci yok.. cam, çerceve, kurşun deliği olmayan duvar, atatürk resmi, türk bayrağı yok… Burası ne böyle dedim? Okul dediler.. ilkokul.. aynı zamanda bir çoğu için son okul..
müdürlükten önce soba istedim.. bir hafta sonra, çok güzel bir soba gönderdiler.. sonra cam kapı çerçeve dedim, on gün içinde inşaata başlayıp bir ayda bitirdiler.. sonra öğrenci istedim.. sadece bir baba kızını getirdi.. bu devlete verilecek öğrencimiz yok bizim dediler..
Her günüm bir kabus gibi geçiyordu.. neyle uğraşıp, neyle başedeceğimi bilemiyordum.. neresinden başlarsam başlıyayım yarım kalıyordu işler.. köylüler benimle konuşmuyordu.. çünkü askerlerle konuşuyordum.. tek öğrencim, dilan, türkçe bilmiyordu.. birbirimize bakıp duruyorduk.. nasıl öğreteceğimi şaşırmıştım! sonra geceleri çatışmalar.. mermi sesleri..
neredeyse her sabah bir asker, tabutunda terhis oluyordu.. psikolojim bozulmaya başladı.. rüyalar görüyordum.. çatışmalar.. ölenler.. ve uyandığımda, rüyamdaki gibi oluyordu herşey.. ilk defa o zaman dua ettim.. Allah dedim.. varsan eğer gerçekten, bana yardım et..
bir gece yarısı.. köye baskın düzenledi teröristler.. ne olduğunu bile anlamadım.. 4 kişi odama girdi..ne yapacağımı şaşırdım.. “-kalk!” dedi içlerinden biri..
-ne arıyorsun burada?
-öğretmenim.. öğretmeye geldim
-ne öğreteceksin?
-okumayı yazmayı müziği, siiri, tarihi coğrafyayı
-sadece okuma yazma öğret. köylüden kürtçe öğren
dedi ve gittiler.. ne olduğunu anlamadım. rüya gibiydi sanki.. beni öldürmemişlerdi.. ertesi sabah okula gittiğimde tam onaltı öğrencim vardı. 15 erkek okula gelmişti..
çocuklar okula başladıktan sonra, ister istemez köylü de benimle konuşmaya başladı.. hatta bir kaç gece yemek getirdiler. sanki örgütün beni öldürmemesi ya da kaçırmaması onlar tarafından bir izin gibi algılandı. herşeye rağmen temkinli davranıyorlardı.. casus olabileceğimi düşünüyorlardı muhtemelen.. onlara sorsan kimlerin örgüte yardım ettiğini belirlemek için gönderilmiştim..
öğretmeye ve öğrenmeye başladım.. birbirimizi anlamaya başladık çocuklarla. bazıları hecelemeye üçüncü haftanın sonunda başlamışlardı bile. çocuklar ne güzeldi.. dinleri dilleri ırkları henüz oturmamıştı kanlarına.. gülüyorduk.. eğleniyorduk.. çavbellayı söylüyorduk.. ders bitiyordu.. eve gidiyorduk.. silah seslerini dinliyorduk..
bir sabah okula gelmedi Ronay. en akıllı ve az çok da olsa türkçeyi bilen tek öğrencimdi.. diğer çocuklarla aramda tercüman gibi çalıştığı için, onun eksikliği hemen farkediliyordu. merak ettim. utana sıkıla çocuklardan Mehmetle birlikte ronayın evine gittim.. kapıyı çaldık.. önce kimse açmadı. ikinci çalışımızda kapı açıldı… ve onu gördüm…. Newal.. sürmeli, ela gözlü.. esmer tenli.. burnu hızmalı.. Ronay’ın annesi.. ne olduğunu nerde olduğumu unuttum.. Mehmet’in beni dürtmesiyle kendime geldim.. Hastalanmış.. ateşi çıkınca annesi göndermemiş okula.. geçmiş olsun dedim.. “iyileşince gönderecem evde çok yaramazlık yapıyor” dedi.. O konuşup birşeyler söylüyordu.. ama ben.. ben.. sadece gözlerini dinliyordum…ikinci kez dua ettim.. Allah.. varsan eğer beni bu içimdeki duygudan koru….
dönerken yolda yarım yamalak türkçesiyle mehmet anlattı: Ronayın babası dağda ölmüş.. iki kardeşiyle anasına kalmışlar.. ailenin bir yarısı İstanbula, bir yarısı Van’a göçmüş.. gidecek yer olmadığı için onlarda burda kalmışlar..
Newal.. devam edecek….
Devam etsin lütfen. Ben de öğretmenim…
Newalinn devamını bekliyoruzz….