akşamın üzerindeydik.. yeşil gölgeli çamlardan dökülen mavi yaprakların kapladığı yolda uzun uzun yürüdükten sonra nihayet hayaline gelmiştik.. şeffaf ama yüksek surlarla çevrili bir kalbin önüne geldiğimizde, “işte burası” dedi.. üzerinde uçuk pembe saten bayrakların asılı olduğu büyükçe demir bir kapı surların birleşme noktasıydı. Kapının önüne doğru yürürken surları yaptırmanın ne kadar uzun zaman aldığını, her bir köşenin ayrı …
beni kendime çağıran sesler duyuyorum etrafımda.. karanlık bir odada paslı mavi bir ışığın altında oturmuş içimi kemiriyorum.. kendine gel diyor öfkemin başına geçip bileklerimi tutmaya çalışan dişi.. ensemi okşuyor.. yüzüme titriyor.. elleriyle dudaklarımı seviyor.. kokusu ışığın altında masmavi görünüyor burnuma.. sırtıma vuruyor odanın sessizliği.. beni nefretimle yalnız bırak diyorum.. yüzü ensesinde, göğsü bağrında …
beni nefesinle boğ.. yıllar sürükle, aylar öldür takvim köşelerinde.. suçlayabildiğin kadar suçla beni.. sonra eğil, kon dizimin üzerine.. dengesiz yanımla tanış.. katil öfkemle.. bağımlılık yaratan derim, tutkuyla parıldayacak ellerinde.. vazgeçmek için uğraşmak bile istemeyeceksin, öldürülmek sana zevk verdiğinde.. cehennem sıcağı dökülecek zülüflerinden, yüzünün en tenha yerine.. aynı çukurdayız.. kalbin dönüp duruyor, beynimin mutlak …
Ölmek herkesin kaderinde vardır, ama öldürmek yoktur. Her nefse bir vesile ile bahşolunur ölüm. her canlı bir vesile ile tadına bakar ölümün. Benim kaderimde vesile olmak var.. vesile olup cana tat katmaktır benim yükümlülüğüm. ben tanrının efsanelerinden biriyim.. Ali’nin kılıcı, Musa’nın asası, Eyup’ün sabrıyım.. dudakta mühür, kılıçta kan, kurşunda barutum.. sıcak bilekte soğuk nabız; aç …
İlk insanla birlikte doğdum ben.. tarih boyunca süslendim.. insanlar dolaştım, yürekler burktum, gözler doldurdum.. düğümlediğim boğazlar da oldu, yük olup bindiğim omuzlar da.. güldürdüğüm insanların kanı şerbet gibi tatlandı; öldürdüklerimin gözleri hep açık; kanları akamayacak kadar yoğundu.. Musa İsa Muhammed benimle yandılar; Mevlana benimle döndü, Mecnun’u ben çektim çöllere; Ferhat’ın …
uyumadan az önceydi, yüzünü düşündüm son bir kez.. gözlerini.. yanaklarını.. dudaklarını.. gümüş kokan bir üzüm bağında, çakıl taşlarıyla döşenmiş toprağın üzerinde, ıslak üzüm taneleri gibi; kendini güneşe bırakmış bronz tenini.. sonra aklıma şarap içişin geldi.. dudaklarını birleştirip, kırmızıyı tekrar tekrar tadışını düşündüm.. şarabın başı dönene kadar onu bardakta sallayışını.. ve kalan izlere fal bakar …
artık yazmak için, ayrılmam gerek senden.. piramitleri yapan zavallı köleler gibi; yaş içinde kelimeler taşıyacaksın mabedime.. cümleler büyüteceksin ben seni kırbaçladıkça.. içine dolup, dışına boşalacağım.. sivri topuklarının üzerinde emeklerken sen, aşk için büyüyeceksin.. sefertasını aşkla dolduracak, tuttuğun orucu aşkla açacaksın.. artık ayrılmalıyım senden.. canın acımadan, aşık olamazsın..
ıslak beton döktüm yürüdüğüm yollara.. uzanıp ardıma kurumak ister misin …
açtım göğsümü güneşe, geceye döktüm yüzümü.. ne duruyorsun? akabildiğin kadar aksana gözlerimden.. yakabildiğin kadar yaksana yasa bürünmüş düşlerimi.. elinden geleni, koma ardında; kalabildiğin kadar kal uzağımda.. içimin p.çiyim ben, sabah ezanıyla baş başa kalışım; hep sahipsiz sevgilerimin yüzünden..
korkuyorum.. bu sensizlik bağımlılık yaratacak ruhumda.. ölsem de kurtulamayacağım bu kimsesizlikten.. içine iç çekiyor hayatım.. kısık …