..KahvaltıdA..

akşamın üzerindeydik.. yeşil gölgeli çamlardan dökülen mavi yaprakların kapladığı yolda uzun uzun yürüdükten sonra nihayet  hayaline gelmiştik.. şeffaf ama yüksek surlarla çevrili bir kalbin önüne geldiğimizde, “işte burası” dedi.. üzerinde uçuk pembe saten bayrakların asılı olduğu büyükçe demir bir kapı surların birleşme noktasıydı. Kapının önüne doğru yürürken surları yaptırmanın ne kadar uzun zaman aldığını, her bir köşenin ayrı bir tecrübeyle örüldüğünü anlattı. surlardan seçebildiğim kadarıyla bembeyaz çimlerin, yeşil sularla sulanıyor olduğunu görüyordum.. turuncu elma ağaçlarının gölgesinde altın sarısı bir köpek uzandığı yere kıvrılıp kalmış; fıskiyelere ritim tutuyormuşcasına yaldızlı kuyruğunu sallıyordu. bahçeden yükselen vanilya kokusu burnuma oturmuş, içimde pürüzsüz ve saf bir hoşnutluk duyusu doğurmuştu. bulutlar kalbinin etrafından dolaşıyor, güneşin her daim kalp hizasında parıldamasına yardımcı oluyorlardı. teninin neden bu kadar esmer olduğunu artık merak etmiyordum.. “yarın görüşürüz” dedikten sonra dudağımın yanağımla komşu kenarından öpüp demir kapının alçak boşluğundan eğilerek geçti. surların arkasına geçtiği anda anka kuşları başına toplandı. bahçede yürümüyor, ev ona doğru geliyordu.. eve girdikten sonra, ev usul adımlarla bahçedeki yerine geri döndü..

gündüzler gün geçtikçe uzuyordu o yıllarda.. yıldızlar gün boyu saklanmak zorunda kalıyor, gece olduğunda ise tüm güçleriyle güneşi saklamayı öğrenmeye çalışıyorlardı. ay onları terk edip gittiği günden beri; denizler neye uğradığını şaşırmıştı. dalgalar sürekli asık yüzleriyle sahile dökülüyor, yosunların gelip onları toplamasını bekliyorlardı.. uydusunu kaybeden dünya, ayakkabısının topuğu kırılmış bir kadın gibi yürümekten çekiniyor, mümkün olduğunca semadaki sandalyesinden geceye eşlik etmeye çalışıyordu. güneşin canını en çok sıkan ise, gelip geçen bütün yıldızların ona ayı soruyor olmasıydı. gündüzler uzuyor, geceler güneşe alışmaya çalışıyordu…

ertesi gün telefonuma gelen bir mesajla uyandım: “kahvaltı yapalım mı?” mesajı görür görmez hemen aradım, randevulaştıktan sonra yola çıkmak üzere hazırlanmaya başladım. kravatımı, gömleğimi, ayakkabılarımı hızlıca çıkardıktan sonra pijamalarımı giyinip yola koyuldum.. yol üstünde bir mağazanın önünde durup ona bir düzine yastık aldım. yaklaştıkça heyecanlanıyor, heyecanlandıkça mutlu oluyordum. vanilya kokusu burnuma gelmeye başladığında artık yürümüyor, neredeyse koşuyordum.. ve tepenin ardındaki düzlük görülmeye başlamıştı.. bu kesinlikle gördüğüm en güzel kalpti.. 

bahçeye girdiğimde elimdeki yastıkları kapıyı açan leyleklerin boynuna astım. terliklerimi çıkarıp beyaz çimlerin üzerinde yürümeye başladığımda, ben adım attıkça evin uzaklaştığını farkettim. ben yürüdükçe ev uzaklaşıyor, ev uzaklaştıkça surlar yükseliyordu. onu evin önündeki masada oturmuş çay içerken görebiliyordum. ama o beni görmüyordu. ne olduğunu bile anlamadan telefonumun çaldığını fark ettim.. arayan oydu. durdum. ben durunca bana eşlik eden sincaplarda durdu. ev benim durduğumu fark etti ve soluklanmaya başladı. “gelemiyorum” dedim.. “biliyorum” dedi.. “ben yaklaştıkça ev uzaklaşıyor. üstelik ben hızlandıkça o da hızlanıyor” dedim.. “hep böyle olur zaten” dedi.. söylediklerine anlam veremiyor, nefes nefese güneşin altında durmuş içine düştüğüm bu bilmeceyi çözmeye çalışıyordum. “kaçmalısın” dedi. artık onun da saçmaladığını düşünmeye başlarken tekrar “kaçmalısın” dediğini duydum. tam o sırada ensemin yandığını hissettim. güneş bana yol gösteriyordu.. güneşe doğru döndüm, ve demir kapıya yürümeye başladım. ben yürüdükçe ev peşimden geliyordu.. ben uzaklaştıkça, ev bana yaklaşıyordu.. demir kapıya geldiğimde ev hemen arkamda durmuş, kapıdan çıkmamam için neredeyse bana yalvaracakmış gibi bakıyordu.. surlar eğilmiş, bir kaç yıldız uykulu uykulu eşyalarını gökyüzünde bıraktıkları yerden almaya gidiyordu. gündüzler kısalmaya başlamış, ayın geri döneceğine dair söylentiler tüm gökyüzüne yayılmıştı.. evin kapısından çıkıp hızlı adımlarla yanıma geldi. “yastıklar için teşekkür ederim, zahmet etmişsin” dedi.. ”seveceğini düşündüm, belki bir tanesine ikimiz birden sığabiliriz” dedim.. gülümsedi. “belki” dedi kısık sesle.. “kahvaltı için çok geç oldu, neredeyse güneş batmak üzere” dedim.. yüzüme mahçup kırmızı yanaklarla bakarak “evet haklısın” dedi .. elini tutup minik bir öpücük bıraktım elinin üzerine.. “kaçanı kovalamak köpeklere özgüdür sanıyordum” diyip geldiğim yoldan geri dönmek üzere yola koyuldum.

ertesi akşam televizyon karşısında uyumak üzereyken telefonuma gelen mesaj sesiyle irkildim. uykulu gözlerle okuduğum mesajda aynen şunlar yazıyordu:

“haklısın.. bazı gönüller köpek gibidir.. bazen havlar ama ısırmazlar.. bazen kaçanı kovalarlar.. bazen sahibini ısırır,  bazen eve kimseyi sokmazlar.. bilirsin köpekler sadık ve iyi dostturlar.. ama bunu sadece köpek gibi sevenler anlar..”    

o günden sonra kaçtığım da oldu, kovaladığımda.. havladığımda oldu, ısırdığım da.. ne zaman vanilya kokusu gelse burnuma, sevdiğim kadını hatırlarım.. ne zaman sevdiğim kadını hatırlasam yastığımın diğer ucuna uzanır ve kulağına fısıldarım: hayatım, kahvaltı yapalım mı?

(0) yorum

    henüz yorum yapılmamış.

    yorum yazabilirsiniz:

    Yorum Kuralları: Basit XHTML kodları kullanabilirsiniz (a href, strong, em, code). Yeni satır ve paragraflar otomatik olarak yaratılır. e-Posta adresiniz gizli tutulacaktır.

    XHTML: Şu etiketleri kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <code> <em> <i> <strike> <strong>

    "*" ile işaretlenmiş alanlar boş bırakılamaz.