tarifi imkansız ezgiler içindeyim.. sesin harf olmuş tel tel dolaşıyor damarlarımda.. kurşun bir yalnızlık çizilmiş avuç içime, alnımaysa kara kalem bir gurbet.. içi geçen sayısız yolcudan biriyim, otobüs garajlarında kandırıyorum kendimi, sesleniyorum ruhuma: “ha gayret”.. bir valiz dolusu kağıt, bir sırt çantası boyunca kelime.. yürek dolusu hatıranla beraber, bir sessizlik konçertosu.. …
dik düştün ekvatoruma..
şimdi ruhumla bedenim,
aynı açıyla bakıyor yokluğunun bakısına..
günüm eşitlendi tünümle..
aklım taşıyor avuçlarımdan..
kemiksiz bakışların tel tel düşüyor hatırıma..
nöbet kokan bir hastane köşesinde,
ilaç gibi boğazımdan aşağıya iniyor gözbebeklerin..
neresindesin dünyanın?…
içi geçmiş mezarımın.. kemiklerim serilmiş toprağın göğsüne, mermerim soğuk ve mor.. ay dökülmüş üzerine geçtiğim yolların.. isimler, yol çizgileri gibi şeritlere ayırmış beni.. kelimeler tespih taneleri gibi dağılmış evimin her yerine.. beyaz ışık altında, beyaz evimin beyaz balkonundayım.. ruhum kapkara.. ıslık biriktiriyor dudaklarım.. içinden geçtiğim kadınlar ruh gibi dolaşıyor çatı …
ne güzel susuyorsun sen öyle.. sesin dudaklarından genzine doğru akıyor besbelli.. yüzünü çevirdiğin duvarlarda eski yazılarım duruyor. yüzündeki bu ifade: sanki uzak yollardan ifade vermek için gelmiş suratının orta yerine.. gözlerin uzanmış telvesine bakışlarının, arta kalan yanlarımda geziyor görüş alanının.. yukarı tükürsen dudaklarım, aşağı tükürsen yalanların ıslanacak. ve parke gibi kabaracak yaşadıklarımız. yine de …
irin dolusu yalnızlık.. o nefret ettiğim leş kokusu ve korkusuyla beraber akıyor yatağımın üzerinden parkemin taşlarına.. öyle emin ki uyuyan sevgili, uyandığında açık uçlu kelimeler bulacağına.. uyan: etnik milliyetçisiyim aşkının.. senden gelecek her türlü itham ve ilhama hazırım.. tortularımı bırakıp karnının üzerine, her türlü ihbarı asılsız bırakacağım.. canımın içinde bir kurt var.. …
bir pavyon sandalyesi üzerinde, seni sevdiğim yaştayım.. kırmızı kadife masa örtüsü, sarıp sarmalamış kederimi.. kavunun koynuna uzanıp kalmış kara salkımlı bir ak üzüm.. bir parça peynir eğmiş boynunu, tabağımın kıyısında.. boğuk yaralı, buğuyla kaplı, uzunca havalı bir ses, genizden çıkıp çarpıyor kulaklarıma.. düş kurusu döküyorlar, sahnedeki yaralı kadınların başından aşağıya.. kemanın derdi teline vurmuş.. notalar damla damla dökülüyor kemancının omuzuna.. masamın kırsalında …
kendini nereye gömmek istersin sevgili? fransızca kelimelerin altına mı? yoksa geniş omuzlu bir rüyanın arasına mı? toprağa değmek ister mi ayaklarının altı? peki ya bileklerin? kemiklerin bel verir mi ıslandığında? gelişi güzel fırça darbeleri gibi, gelişi güzel cümleler kurup kirletebilir miyim dersin seni, içimdekilerin dışa vurumcu teşhirci ruhuyla.. durup uzaktan bakıldığında, hiç kimsenin anlamadığı …