..Dört Kelime/ Dört HarF..
öyle erken- öyle geç bir saatti ki; sabah mıydı gece miydi bilemedim.. hava karanlık, asfalt nemli, şehrin ışıkları yorgundu.. bir bakışlık uyanıklığımız kalmıştı birbirimize.. başı omzuma düşmüş, tane tane yayılmıştı ayakları ağzıma.. yüzü gülümsemekle ağlamak arasında kararsızdı.. ikimizde ilk hücrelerimize dönmüştük.. rakı kokuyordum ben, o ise karanfil.. kendimi soluyordum ben, o ise anason.. ben iki kişilik seviyordum kendimi, o ise iki kişilik nefret ediyordu benden.. karnı gurulduyordu aşkın.. miskin miskin yatıyordu arka koltukta.. dört harf yazdı parmağıyla arabanın camına.. gülümsedik.. bir nefeslik uyanıklıkla, eve kadar kim bilir nasıl gidecektik?
sabah tekrar gördüm onu.. tanımıyor gibiydi beni.. yüzüne baktım.. saçına sakalına.. parmaklarına.. yüzüğüne.. göğsünde taşıdığı cevşenine.. tırnaklarına.. o kadar benziyordu ki dün gece koynumda uyuttuğum adama.. bir kaç şey soracak oldum, bir anda parladı gözleri.. bir kaç şey susacak oldum, bir kaç cevabı çantasına koyduktan sonra bir ilaç içip işine gitti.. elma suyu kokuyordu yüzüğü.. arabasıda kendisi gibi griydi..
ne zaman rakı içse, bana geliyordu artık.. ya da ne zaman bana gelse rakı içiyordu.. seviyor muydum bilmiyordum; güvenmediğim kesindi.. bi b.k olmaz diyordum bu adamdan, ama b.k gibi seviyordum varlığını.. otel odaları biriktiriyorduk.. nöbet çıkışları ekliyorduk portföyümüze.. ne zaman geleceği belli olmuyordu.. belki ayda bir, belki günde iki kere.. hangimiz kadın, hangimiz erkek bilmiyorduk.. bir bütün oluyorduk geldiğinde.. o kendini seviyordu, ben nefret ediyordum kendimden.. o nefret etse benden, belki ben de nefret edecektim kendisinden.. ama kağıt üzerinde durduğu gibi durmuyor ruh.. istediğin gibi tutup bir ucundan yakamıyorsun yazılanları, yazıldıkları kağıdı yakar gibi.. herkes bir başkasına mecbur kalıyor bazen.. mecbur; muhtaç, müşkül, maşuk.. dört döndürüyordu beni bu dört kelime arasında.. yorulmak nedir bilmiyordu.. o rakı içerdi, ben karanfil kokardım..
kendi içimde ben’lerim vardı.. çeşit çeşit, cins cins, tuhaf tuhaf haller biriktirirdim kendime.. sevecek o kadar çok ben vardı ki etrafta.. bir o kadar nefret ederdim kendimden.. anlamsız duygulanımlar bütünü gibiydim anlayacağın.. bir otostopçunun ruh haliydi baş ucu kitabım.. rakı içerdim.. içtikçe severdim kendimi.. gece geç/ sabah erken vakitlerde bulurdum sevdiğim yüreği.. sevişirdim.. sarhoşluktan mı sapıklıktan mı yoksa yalnızlıktan mı bilmezdim.. otel odalarında.. şehrin yollarında.. asfalt kokusunda.. baykuş nefesinde.. evimde.. işimde.. bazen tuvalette.. bazen bir alışveriş merkezinde.. arabamda.. en çok da içtiğim lokantanın tuvaletinde.. yani kısacası: ayna olan her yerde.. ne vakit değse gözlerim gözlerime.. ne zaman bir ben çıksa karşıma.. kendi hücrelerim akar kanıma.. sarhoşken severim, uyanıkken nefret ederim.. bir kaç göz bulurum kendime.. bir kaç söz eklerim hazneme.. kendi nefesimdir kokan, kendi karanfilimdir dilimle damağımın arasında duran..
her sabah elma suyu kokar yüzüğüm.. her sabah yarı uykulu uyanık, sert kibirli, sinirli bir yüz çıkar bu evden.. döner kendine gece geç- sabah erken vakit.. içtikçe sever, sevdikçe nefret eder kendinden.. uzanır arabanın buğulu camına, dört harf yazar yan yana.. knys.. ne garip adamım ben diyip koyulur akşamın koynuna.. kendilerim var benim.. sevip, sevişip, nefret ettiğim..
bir kadeh ayna,
bir duble rakıyla;
ister inan ister inanma..
ama değişebilir dünya,
bazen ilk..
bazen son yudumda..
sen bana bakma
kusur kaderimde gizli..
bir ayna bul bana
bir duble de rakı..
bir sürü ben getirdim sana
seç istediğini
ne de olsa hepsi,
koynunda değil mi?
Sizde bu kadar hayal kırıklığı yaratıp inciten, üzen nedir?!
Satırlarınız bana Paulo Coelho’nun Elif adlı romanından şu dizeleri hatırlattı:
“Bu daha önce de başıma gelmişti. Kaderimin peşinden gitmeyi reddettiğim bir anda, hayatımda katlanılması çok zor birşey olmuştu. O AN EN BÜYÜK KORKUM DA BUYDU:büyük bir felaketle karşı karşıya kalmak. Hayatımızda KESKİN bir dönüşüm yaratan felaketlerin temelinde hep AYNI şey vardır:BİRİNİ KAYBETMEK…./……../.Teorik olarak her kayıpta bir hayır vardır; pratikte ise kayıplar insana Tanrı’nın varlığını sorgulatır ve kafada bir soru doğurur: Bunu hak ettim mi?
…Tatminsizlik duygusundan bir türlü kurtulamıyorsam, Tanrı onu tek bir sebeple göndermiş olabilirdi. Herşeyi değiştirmek ileri, doğru yürümek lazımdı.
/…./ Doğduğumuz andan ölene kadar hayatımız sürekli bir yolculuktur.Manzara değişir, insanlar değişir, ihtiyaçlar değişir, ama tren hep ileri gider. Hayat bir trendir, tren istasyonu değil!
/…/CEHENNEM, o kısacık anda geriye bakıp hayat denen mucizeye anlam katma fırsatını kaçırmış olduğumuzu anlamakmış.CENNET ise o an, “Hatalarım oldu, fakat hiç korkaklık etmedim. HAYATIMI YAŞADIM,NE YAPMAM GEREKİYORSA YAPTIM,” diyebilmekmiş.
/…./YARIM KALMIŞ İŞLERİNİ KEŞFEDİP TAMAMLA. Tanrı sana yol gösterecektir, çünkü yaşadıkların ve yaşayacakların ŞİMDİ buradadır. Dünya aynı anda hem yaratılmakta hem yok olmaktadır.BİR VAKİTLER KARŞILAŞMIŞ OLDUĞUN İNSANLAR YENİDEN ZUHUR EDECEK, GİTMESİNE GÖZ YUMDUKLARINSA GERİ DÖNECEKTİR. Sana ihsan edilen lütuflar karşısında asla nankörlük etme. KENDİNE ne olduğunu anladığın anda, BÜTÜN DÜNYADA NE OLDUĞUNU ANLAMIŞ OLURSUN.Buraya sana barış getirmeye geldim sanmayasın. Ben kılıç getirdim.”